Mimarî

Risk Toplumu ve Neoliberal Tercihler: Planlamanın Kuşatılması

Küresel Gelişmeler, Neoliberal Politikalar, Risk Toplumu ve Planlama Alanı

Yazının ilk yayınlanma tarihi: Şubat 2008

Planlamanın kapsam ve hedefleri ile uygulama alanları, zaman içinde değişmezlik gösteren ya da bağımsız olarak belirlenebilen bir özellikte değildir. Bu alanı uzun dönemde (ve geniş coğrafyada) etkileyen ana güç ve süreçlerin niteliği tarihsel dönemlerde farklılaşmıştır. Planlama, erken modern toplumda, sanayideki gelişmelerin yarattığı kentleşmenin ve çevre üzerindeki olumsuzluklarının giderilmesi, asgari bireysel fiziki standartlar ve hijyen koşullarının sağlanması için gerekmişti. Bu amaçla öngörülen fiziki planlama kurumu, olumsuz sonuçları gidermekle (remedial planning) yükümlü kılınmıştı.

Daha sonra planlama, ‘refah toplumu’ döneminde ‘ekonomik büyüme’, ‘kamu yararını’ kollama, kendi hedeflerini belirleyen girişimci (proactive planning) bir toplumsal etkinlik kimliği kazanmıştı. Günümüzde ise, iki karşıt eğilimin planlama üzerinde farklı yönlerde belirleyici güçler oluşturduğu izlenmektedir. Neoliberal politikaların planlama alanını daraltma etkileri yaratıp yaratmadığını dikkatle izlemek gerekmektedir. Buna karşılık, doğanın ve kaynakların geri dönüşsüz yok edilmesi, iklim değişikliği, ‘risk toplumu’ koşullarının yoğunluk kazanması gibi nesnel koşullar, günümüzde ‘küresel yararı’ kollamak üzere farklı bir planlama (preemptive planning) tutum ve kurumlaşmasını gerektirmektedir. Bu güçler, planlamanın kapsam, içerik ve uygulama süreçlerini etkili bir biçimde yönlendirmekte, bu kurumun yakın gelecekte değişime konu olacağına işaret etmektedir.

Küreselleşme ve Neoliberal Tercihler; Planlamanın Kuşatılması

Birbirinin yerine geçercesine kullanılan küreselleşme ve neoliberal yaklaşım terimlerinin, gerçekte çok farklı iki süreç ve olgudan söz ettiğini öncelikle netleştirmek gerekir. Bu iki kavramın aynı imiş gibi kullanılması, kimi yazarlar tarafından özellikle izlenen bir tutumdur. Bu tutum uluslararası ortamda ve bizde yeterince düşünsel karmaşaya yol açmakla amacına ulaşmış görünmektedir.

Daha sonra planlama, ‘refah toplumu’ döneminde ‘ekonomik büyüme’, ‘kamu yararını’ kollama, kendi hedeflerini belirleyen girişimci (proactive planning) bir toplumsal etkinlik kimliği kazanmıştı. Günümüzde ise, iki karşıt eğilimin planlama üzerinde farklı yönlerde belirleyici güçler oluşturduğu izlenmektedir. Neoliberal politikaların planlama alanını daraltma etkileri yaratıp yaratmadığını dikkatle izlemek gerekmektedir. Buna karşılık, doğanın ve kaynakların geri dönüşsüz yok edilmesi, iklim değişikliği, ‘risk toplumu’ koşullarının yoğunluk kazanması gibi nesnel koşullar, günümüzde ‘küresel yararı’ kollamak üzere farklı bir planlama (preemptive planning) tutum ve kurumlaşmasını gerektirmektedir. Bu güçler, planlamanın kapsam, içerik ve uygulama süreçlerini etkili bir biçimde yönlendirmekte, bu kurumun yakın gelecekte değişime konu olacağına işaret etmektedir.

Birbirinin yerine geçercesine kullanılan küreselleşme ve neoliberal yaklaşım terimlerinin, gerçekte çok farklı iki süreç ve olgudan söz ettiğini öncelikle netleştirmek gerekir. Bu iki kavramın aynı imiş gibi kullanılması, kimi yazarlar tarafından özellikle izlenen bir tutumdur. Bu tutum uluslararası ortamda ve bizde yeterince düşünsel karmaşaya yol açmakla amacına ulaşmış görünmektedir.

Küreselleşme kavramı yalnızca bir tarihsel dönemin nesnel koşullarını tanımlar. Mikro-çiplerin geliştirilmesi ve kitlesel üretimi bu koşulların yaratılmasında başlıca etkendir. Bu yolla, tüm üretim süreçleri programlanabilmiş, hızlandırılabilmiş, ölçek sıçramalarına ve geniş bir coğrafyada entegre edilebilmesine yol açılmıştır (1). Aynı etkenin, bilgi işleme ve saklamada, ulaşım ve haberleşme süreçlerinde de verimlilik ve ölçek büyümelerine yol açması, sermayenin sınırları aşan bir bütünleşme ve birikim gücü kazanması için yeterli olmuştur. Bu nesnel koşulların, uluslararası piyasaların da bütünleşmesi ve etkinlik kazanmasında katkıları olmuştur; ancak bu durumun neoliberal politikaları benimsemeyi zorunlu kılan bir yönü yoktur. Neoliberal uygulamalara başvurma bir siyasal tercih konusudur. Ne küreselleşme koşulları kaçınılmaz olarak neoliberal düzenlemeleri gerektirmektedir, ne de neoliberal politikalar nesnel küreselleşme koşullarını yaratmıştır ve bununla bağımlıdır. Ne var ki, zorunlu bir bağlantı bulunduğu iması sürekli olarak karşılaştığımız bir aldatmacadır.

Neoliberal politikaların kaynağı ve uygulanma tarihçesine ilişkin araştırma ve eleştirel değerlendirmeler, yoksunluğu çekilen bir bakış açısı ve araştırma alanı değildir (Bourdieu, 1998; Harvey, 2005, 2007; Leitner, Peck ve Sheppard, 2007). Burada, neoliberal politikaların temel özelliklerini, uygulamaların çeşitlenmesini ve yalnızca hangi yönleri ile planlama karşıtı bir zemin oluşturduğunu belirleme çabasındayız. Piyasa ve planlama, hangi siyasi ortamda olursa olsun, kaynakların dağıtımında iki alternatif mekanizma ve yöntemdir. Piyasalar neoliberal uygulamaların başlıca aracı ise, planlama neoliberal ortamda itibar edilen bir araç ve kurumlaşma değildir.

Neoliberal yaklaşım, ekonominin ve toplumun yönlendirilmesinde birinci önceliği piyasaların genişletilmesine, girişimciliğin yaygınlaştırılmasına, yatırımların ve ticaretin yapılmasında engel ve zorlukların kaldırılmasına veren bir tercihtir. Öyle ki, piyasa ve girişimcilik araçlarını etkin kılmak pahasına çoğu kez, neoliberal politikayı savunanlarca ileri sürülen amaçlar (ekonomik büyüme, toplumsal paylaşım düzeni) gözden kaybedilmektedir. Bir yandan uluslararası bütünleşmelerle mevcut piyasalar ölçek büyümelerine uğrarken, öte yandan eğitim, sağlık, ulaşım, gibi kamu eliyle planlama etkinliklerine dayalı olarak sunulan hizmetler özelleştirilmekle yeni piyasalar oluşturulmaktadır (2).

Herhangi bir yatırımın yapılması, kaynakların ya da hizmetlerin ortak (kollektif) işletilmesi/kullanımı, toplumsal bir öngörü, meşru uzlaşı dolayısıyla bir ‘plan’ gerektirir. Planlamaya duyulan gereksinme, özünde bir ortak referansa dayanma, yetkilerin kullanılmasında meşruiyet kazanma ve hesap verebilme dayanağına olan gereksinmedir. Neoliberal yaklaşım, ikinci temel özelliği olan kamu kurumlarını küçültmek ya da kaldırmakla, kaynakları özelleştirmekle, planlamanın toplumsal zeminini daraltmakta ya da yok etmektedir. Kamu yatırım ve etkinlik alanlarının daraltılması, kamu hizmet ve harcamalarının kısıtlanması, kamu mallarının elden çıkarılarak mülksüzleştirme sürecine girilmesi, planlama işlevine olan gereksinmeyi de büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Bunların paralelinde özelleştirme gelirlerinin saydamlıkla yönetilmemesi, yabancılara doğrudan ya da dolaylı büyük varlık transferleri, kamu denetim etkinliğinin çözülmesi gibi süreçler gelmektedir (3). Kaynakların ve mekanın kullanımında kuralların kaldırılması, giderek denetim özürlü bir toplum ve kültürün yaratılması demektir (4). Denetim mekanizmalarının kalkması, planlama gereksinmesini azaltan ayrı bir güçlü etkendir.

Ulusal varlıkların elden çıkarılması sonucunda plan hazırlama gereksinmesi ve istenci kaybedilmektedir. Bu eğilimin aldığı biçimlerden biri de karar kapsam alanının dağıtılması, alt kademe ve yerel yönetimlere yetkilerin denetimsiz aktarımıdır. Yerelleşmenin, farklı konularda plan hazırlama işlevlerini pekiştirmesi, “yerel rekabet gücünün” planlama yolu ile gelişeceği anlayışının yaygınlaşması beklenirdi. Ancak yerel yönetimler üzerinde yeterli bir denetim kurulmaması, teknik konularda siyasi eğilimlerle kararlar verilmesi, seçilenlerin her konuda yetkin oldukları yolunda varsayımlar yapılmasına yol açmaktadır. Bunun anlamı, siyasi otoritenin mesleki otoriteyi teslim almasıdır. Güncel gereksinmelerin karşılanmasında, yeni kentsel işlevlerin ortaya çıkması ve yatırımların yapılmasında piyasa kendi yerel yöntem ve yollarını belirlemekte, planlama merkezden yetkilendirilmeyip etkisiz bırakılmaktadır. Yerel ortamda, planlama işlevinin yerine getirilmesi konusunda ayrı düzenleme ve yükümlülüklerin getirilmemesi, planlama etkinliklerinin en alt düzeye çekilmesi sonucunu doğurur (5).

Neoliberal uygulamalarda gözlenen üçüncü temel özellik, işgücünü ve kaynakları koruyan mevcut düzenlemelerin kaldırılması çabasıdır. Sosyal güvenlik, iş güvenliği, sağlık, emeklilik haklarında gerilemeler, toplu iş düzenlemelerinin etkin olmadığı gerekçesiyle kaldırılması, işten çıkarmaların kolaylaştırılması vb girişimler, adım adım uygulanan bir stratejidir. İşgücü piyasasında rekabetin kızıştırılması, işten çıkarma ve işe alma işlemlerinin kolaylaştırılması mutlaka sağlanan bir koşuldur. İşgücü açısından, sorumluluklar üstlenme ve toplumsal haklar kazanmada kollektif düzenlemeler yerine, bireysel piyasa gücü ya da bireysel ilişkiler belirleyici durumdadır. Bu ortamda ‘kamu yararı’, ‘toplumsal’, ‘sınıf’ kavramları erozyona uğratılmaktadır. Dolayısıyla planlama bir kez daha, içeriğinin ve hedeflerinin boşaltılması yoluyla sınırlanmaktadır. Ayrıca, işgücünün kurumsal yapılarının çökertilmesi eğilimi, planlama meslek odalarının da etkisizleştirilmesine giden yolu açmaktadır. Plancılar artık kamu programlarının yürütücüsü değil, uluslararası sermayenin gündemine hizmet eden bireylerdir (6).

Neoliberal uygulamalarda gözlenen bir başka özellik, doğa ve kültür varlıklarının korunması hedeflerinin geri plana itilmesi, bu kaynakları koruma sorumluluklarının muğlaklaştırılıp denetim mekanizmalarını kaldıran ve bu kaynakların piyasa eğilimlerine göre kullanıma açılmasına ya da gözden çıkarılıp tüketilmesine yol açacak düzenlemelerin yapılmasıdır. Kıymetli maden ve enerji kaynakları söz konusu ise, yönetimlerde doğal varlıkların ve ekolojik değerlerin savunanı bulunmaz (5177 sayılı yasa, 2004). Aktörleri ve hedefleri önceden belirlenmiş, uluslararası yatırımlar ya da kullanıcı kesimlere çekici kılmak uğruna kolaylaştırmalar sağlanan, hukuku zorlayan tekil proje uygulamalarında, yerel yönetimler değil, üst düzey kararlar belirleyicidir. Burada planlı bir rasyonele dayanma gereği gözardı edilmekte, planlama ilke ve yöntemleri adım adım aşındırılmaktadır (7).

Neoliberal uygulamaların dayatılması öncelikle uluslararası anlaşmalar yoluyla sağlanmakta, bu çerçevede getirilen hükümlerin ulusal mevzuatı aşan bir güçte olduğu baştan kabul edilmektedir. NAFTA, IMF, WTO, MAI, vb anlaşmalar, Dünya Bankası projeleri, tahkim yasaları ile yaratılan çerçeve kaçınılmaz olarak mevcut ulusal hukuk sistemi ile çatışmaktadır. Bu durum, bir yandan mevcut hükümleri tanımayan yeni uygulamaların ortaya çıkmasına, diğer yandan neoliberal bir yeni hukuk yaratma çabalarının gündeme gelmesine yol açmaktadır. Bu girişimlerin ulusal planlama sistemine ise hiçbir yeni yaptırım yeteneği getirmediği, planlama kapasitesini kısıtlayan, karar konularında katılımcı söylemlere karşın yerel topluluklarla işbirliğini dışlayan eğilimlerinin ağır bastığı görülür. Teknik konularda bile yönetimlerin nesnel ve bilimsel ölçütleri bir kenara bırakıp, siyasi nedenlere dayalı karar verme süreçlerini meşrulaştıran çabalar gösterdikleri izlenir (8).

Neoliberal politika, kültürel ve toplumsal değerlerin de yeniden biçimlendirilmesi projesi ile bütünleşir. Piyasa uygulamalarına ayak uyduramayanlar sistemde ‘başarısızlar’ tanımlaması ile damgalanırlar. Söz konusu değerlendirmeler, ekonominin adeta Darwin’ci bir açıklamasına dayanmaktadır. Çoğulcu söylemlere karşın yoksullar, etnikler, başka din ve inanç sistemlerine bağlı kesimlerin dışlanmasında, kültürel ortamda üstü örtülü ya da açık biçimlerde aşağılanmasında bir sakınca bulunmaz. Neoliberal etik ve değer yargıları sistemini tamamlayan bir özellik de, genel ve tekil (ortaklaştırıcı) bir toplumsal üst değerler sistemi değil, ‘kompartmanlaştırılmış’, birbirini gözetme davranışlarının hedeflendiği ileri sürülse de, bunu zorunlu görmeyen değer ve düşünce yapılarının yaygınlaştırılmasıdır. Dini inançların ve bunlara ilişkin yaşam biçimlerinin, batıl inanç ve kültürlerin, realizmden uzak-fantastik sanat yapıtlarının yükseltilmesi, neoliberalizmin “özgürlük” paletinin diğer renkleridir. Neoliberal politika açıktır ki, bir insanlık aydınlanma ve adalet projesi değildir. Bu çoğulluk ve (saydamlık savunulsa da) hedef bulanıklığı yaratılmış ortamda planlama kimin için yapılacak, planlamayı kim talep edip savunacaktır?

Neoliberal politikaların gözlenen evrensel sonuçlarının, vadedilen ekonomik büyüme, birikim ve refah artışlarını gerçekleştirmediği, ‘tam istihdam’ politikasının dışlanması sonucunda işsizliğin ve yoksulluğun yaygınlaştığı, sınıfsal kutuplaşmalar uğruna çok küçük bir azınlığın aşırı zenginleştiği yolundadır. Harvey’e (2007) göre neoliberal politika yeni değerler yaratmayı değil, yalnızca sınıflar arası yeniden dağılımı hedeflemekte; bu açıdan ekonomik değil, siyasi bir proje özelliği göstermektedir. Bu (para piyasalarında büyük bir çeşitlenme ve sürtünmesiz ve hızlandırılmış akışkanlıkların da kolaylaştırıcı etkileriyle), fakirleştirme yoluyla sermaye birikimini sürdürme yöntemi ve bir “yaratıcı yıkım” sürecidir. “Ekonomik rasyonel, ‘rekabet ve etkinlik’ kriterlerine dayandırılabilse de, toplumsal rasyonel, ‘adalet’ kavramına dayandırılmak zorundadır” (Harvey, 2007, 151). Adalet, neoliberal yaklaşımın özünde yatan bir kavram değildir. Neoliberal politikaların getirdiği bir başka sonuç da, önceki uygulamalarda ve işletme ortamındaki verimliliğini kaybeden, özelleştirilemeyip elde kalan ‘kalıntı’ altyapının yenilenememesi, kimi toplum kesimlerinin marjinal konumda ve yoksullaşma yolunda yalnız bırakılışı ve yaratılan çöküntü süreçleridir. ‘Demonte’ edilen ekonomik sistemin verimli parçaları yağmalanırken, diğer parçaları sahipsiz bırakılıp çürümeye terk edilmektedir. Öte yandan kaynakların geri dönüşsüz biçimlerde yersiz tüketilmesi; doğa, kültür varlıkları ve çevrenin gözden çıkarılması ve yağmalanması, ayrıca iklim değişikliği gibi küresel yıkıma ilişkin hiçbir çözüm ve sorumlu göstermeyip bu süreçleri azdıran tutumlarda ayak diremesi neoliberal yaklaşımın umursamaz, masumiyetten uzak ve ürkütücü yönleridir.

Yukarıda sıralanan özellikleri yanında, neoliberal politikanın planlama alanında görülen sonuçları Türkiye özelinde de irdelenebilir. Önde gelen bir gözlem, planlama yetkilerinin yerelleştirilmesi ve saçaklanmasının aynı anda yürümekte oluşudur. Yerel yönetimler denetimsiz olarak yetkilendirilmiş bulunmakta, öte yandan aynı alanlarda farklı bakanlıklar üst yetkilerle yerel planlar yapmakta, uygun gördükleri yatırımlara izin vermektedirler. Bu durum hem yetki karmaşasına ve karşıtlıklara, hem de özellikle altyapı ve çevre koruma konularında yetki boşluklarına yol açmaktadır (9).

Siyasi otoritenin mesleki otoriteyi teslim alması, gündeme gelen düzenlemelerde ve uygulamalarda karşılaştığımız bir durumdur. Neoliberal siyaset planlamaya gerek görmediği gibi, sermaye kesimi ile ilişkileri de temel alan bir anlayış içindedir. Yeni yatırımlar ve kaynakların devredilmesi için plan hazırlatma zorunluluğu ile karşılaşılsa da, bu engeller bir an önce yasak savmak üzere, yatırımcı sermayenin sabırsızlığı ile tamamlatılıp aşılacaktır. Gerektiği zaman ve koşullarda mevcut planlama süreci ve yöntemleri, hukuk ve kamu yararı ilkeleri göz ardı edilerek ayrıcalıklı uygulamalara başvurulur. Bu eğilimler mesleki yetki sınırlarının ve hizmet standartlarının dolayısıyla toplumsal saygınlığının aşındırılmasına, ya da belirsiz bırakılmasına yol açar (10).

Kamu mallarının ve fiziki altyapının (okullar, cezaevleri, istasyonlar, vb) özel kesime devri, bu işlemlerde planlama kriterlerinin gözardı edilmesi, bunların düşük değerlerle elden çıkarılması, hizmetlerin daha yaygın biçimde piyasada görülmesi, yönetimlerin yandaş girişimcilere fırsatlar tanıması ve aynı zamanda sorumluluk ve denetimlerden kurtulması anlamındadır. Yapılacak özel yatırımların (otel, hipermarket, oto yarış tesisleri, vb) planlama kriterlerine uygunluğu araştırmaları yapılmak yerine, engel oluşturan plan kararlarının değiştirilmesi neoliberal yönetim zihniyetine daha uygun bir tutumdur. Bu işlemlerde de planlama ilkeleri ve plancı yetkileri, yöneticiler ya da diğer meslekler tarafından gaspedilmektedir. Türkiye’de aynı davranış, doğal ve tarihi çevrede geri dönülmez yıkımlara yol açan kararlarda da gözlemlenmektedir. Uluslararası sermayenin turizm yatırımları, ülkenin ender doğal güzellikteki alanlarının denetimsiz gelişmesine, bu arada yabancı planlama meslek hizmetlerinin de ülkeye sızmasına yol açmaktadır. Büyük bölümü kayıt dışı sermaye akışlarına dayalı ‘rezidans’lar, uluslararası piyasalara sunulan tatil konutları ve köyleri, taşınmaz piyasalarında çeşitlenmeler ve (menkulleştirme, ‘mortgage’ yasası vb) yeni finansal yöntemler, bu alandaki girişim kapasitelerini güçlendirmektedir (11).

Bütün bu plansız yürütme biçimleri yanı sıra, neoliberal yaklaşımın planlamaya önem verdiği aldatmacası da gündemdedir. Strateji planlaması tanımı ile sözde katılımcı planlama yöntemleri, özellikle küçültülen kamu kurumlarında etkinliği artırma hedefindedir. Bunun, yerel topluluklardan başlayarak, toplumun her düzeyinde karar erkine de katkı veren gerçek bir katılım yaratması söz konusu değildir. Neoliberal politikanın, planlamanın etkilerini zayıflatıp boşa çıkaran, planlama talebini ve çalışma alanlarını daraltan, içeriğini etkisizleştiren, toplumsal saygınlığının aşındırılmasını sağlayan bir tutum ve etkilere sahip olduğu açıktır. Bu durum hem kuramsal açıdan, hem de Türkiye’deki uygulamaları ile tanımlanabilmektedir. Neoliberal söylem ve uygulamalar bugün eleştirel değerlendirme ve sistemli direniş biçimleri geliştirme çabalarını doğurmuştur (Leitner, vd., 2007). Bu direniş politikasının meslek ortamında da benimsenmesi için yeterli neden bulunmaktadır. Meslek ortamında ve Oda çalışmalarında hangi direniş etkinlikleri yerinde görülebilir?

– Neoliberal politikaların kapsamlılığını ve doğru anlaşılmasını sağlamak üzere kampanyalar düzenlemek ve bu amaçla diğer meslek odaları ve kuruluşlarla anlayış ve çalışma birliği geliştirmek;
– Toplumsal haberleşme-dayanışma ağları ve bir özel internet sitesi geliştirmek;
– Meslek odaları ile birlikte uygulamaları izlemek ve belgelemek üzere, ‘rant ve yolsuzluk gözlemevi’ kurmak ve bilgi akışını kayıt-dosyalama düzeni altında tutmak, gerektikçe yayınlamak; Bu yolla Türkiye’de neoliberal uygulamalar tarihi profilini ortaya çıkarmak; Bu konuda üniversitelerle araştırma işbirliği yapmak;
– Doğal ve kültürel kaynakların korunması, kullanımı, restorasyonu konularında özel gözetim ve görevlendirmeler yapmak;
– Yeni uygulamaların yasal sınırlarının hukukçularla birlikte değerlendirilmesini sağlamak ve sakıncalı uygulamalara karşı hukuk kanallarına başvurmak; Bu etkinlikler için kaynak oluşturmak;
– Yerel katılımlı örgütlenmeler ve ortaklıklara dayalı örnek dönüşüm projeleri geliştirmek ve desteklemek;
– Planlama yarışmalarının çoğaltılması ve uygulamalarının tanıtılması için programlar önermek;
– Yıllık sempozyumlar ile planlama uygulamalarının tartışılmasını sağlayacak platformlar geliştirmek;
– Planlama mevzuatının yenilenmesi konusunun gündemde tutulmasını sağlamak;
– En başarılı uygulama değerlendirmelerini kurumlaştırmak;
– Planlama alanının genişletilmesi amacıyla bir strateji geliştirmek ve yeni planlama alanlarına meslek adına sahip çıkmak; vb.

Neoliberal politika ve uygulamaların, planlama alanını daraltıp, çok yönlü olumsuz etkiler yaratmakta olduğu açıktır. Günümüzde başka eğilim ve güçlerin ise planlamaya yeni gereksinmeler yarattığı ileri sürülebilmektedir. Gereksinilen hizmetlerin verilmesinde, planlama da kendi içerik ve çalışma biçimlerini gözden geçirmek zorunda kalacaktır.

Risk Toplumu, Afetler Politikasında Değişiklikler ve Planlama Alanı

Ulrich Beck (1992) ‘risk toplumu’ terimini, bir tarihsel geçiş dönemi olarak gördüğü günümüz toplumların çözümünde ve bu toplumsal koşulları özetleyen bir tanım olarak kullanmaktadır. Buna göre sanayi devrimi ile gerçekleşen ‘modern toplum’, günümüze evrimlenmesinde kendine özgü süreçler ve organlar geliştirmiş, ‘parlamenter demokrasi’ ile kendi yönetim-denetim biçimini oluşturmuştur. Ne var ki, bu sistemde bilim ve teknoloji kurumları ve süreçleri demokratik denetim dışında kalmıştır. Piyasa eğilimlerine ve güç yapılanmalarına göre yönlenen bilim ve teknoloji, sağladığı kolaylıklar ve ilerlemeler yanında yaşamsal olumsuzluklar ve belirsizlikler taşıyan sonuçlar doğurmuştur. Öyle ki, bugünün toplumunda yalnız sınıf ve aile yapılanmalarının çözülmesine değil, insan yaşam çevresinin ve doğanın da tüketilmesine yol açan işleyişler yaratılmış bulunmaktadır. Bireylerin yaşam koşulları, çalışma ortamları, görüştükleri kişiler, seçtikleri eşler, beslenme, eğitim ve bilgilenme konularında yaptıkları seçimlerde kendilerini giderek daralmakta olan risk çemberleri ile sarılmış bulmaktadırlar (12). Bu topyekun yokoluşa yönelen gidişin durdurulması ancak yeni bir toplumsal rasyonele geçiş ve kaçınılmaz bir ‘ikinci aydınlanma devrimi’ ile olacaktır. Beck’e göre, bu durum bilim ve teknolojinin demokratik denetim altına alınması yoluyla sağlanacaktır. Risklerin azaltılmasına yönelik önlemler, ‘yeşil devrim’, ‘sürdürülebilir’ çevre denetimine ilişkin düzenlemeler, gıda sanayiine ilişkin yeni denetim yöntemleri, doğal sistemleri koruma amaçlı uluslararası sözleşmeler vb. örneklerle bugünden kendini göstermektedir.

Buluşların, yeni teknoloji ve üretim süreçlerinin (kimya, genetik, nükleer, vb) yan etkileri ancak uzun dönemde ortaya çıkmakta, yaşamı etkileyen ‘imal edilmiş belirsizlikler’ giderek yoğunluk kazanmaktadır. Ölümcül etkiler, besin kaynaklarında zararlı girdiler yoluyla insan toplulukları üzerinde olduğu kadar, doğal yaşamı ve tüm canlılar sistemini yok etmekte, bulaşıcı bir kirliliğin doğada zincirleme yayılmasına, iklim rejimlerini saptıran birikimli etkiler yaratılmasına neden olmaktadır. Öte yandan risk toplumu kendini avutma ve yanıltma mekanizmalarının da etkin olduğu bir dönemdir. Kabul (tolere) edilebilir risk kavramı, ekolojik eşikler bulunduğu varsayımı, yan etkilerin ölçülmesinde zorluklar, tazmin edilebilir zarar kavramı, etkileri uzun döneme yayılması nedeniyle algılanma zorlukları, her etkinin ‘antidot’u bulunduğuna inanılması, bilime-piyasalara-yönetimlere zemin bulmayan güven duygusu, vb risklerin yıkıcı etkilerinin daha hızlı yaygınlık kazanmasına yol açmaktadır. Neoliberal politikanın getirdiği güç ve etkileri “yaratıcı yıkım” ile tanımlamak olanaklıysa (Harvey, 2007), Beck’in (1992) açıkladığı bilim ve teknoloji marifetiyle geliştirilen güç ve süreçleri de “yıkıcı yaratıcılık” tanımı ile anmak gerekecektir. Neoliberal yaratıcı yıkım mekanizması, siyasi tercihlerin bir ürünü olmakla birlikte, yıkıcı yaratıcılık, toplumsal gelişme tarihinin yapısal bir özelliğidir. Neoliberal politika planlamayı ne kadar dışlamaktaysa, risk toplumunun getirdiği sorunlar ortamının da o denli geniş bir denetim sistemine ve planlamaya gereksinme duyacağı ve planlamaya bir yeni itibar kazandırma potansiyeli getirmekte olduğu görülmelidir. Planlama etkinliklerimizin, yasal yetkilerimizin ve meslek alanının ve eğitimin, bu potansiyel göz önünde tutularak yeniden tanımlanması gerekecektir.

Planlama alanının risk yönetimi konularını kapsayacak bir açılım göstermesi, güncel bir gereksinmedir. Bu hedefe yönelmelerimizi destekleyen bir dizi başka gelişme bulunduğunu da anımsamak yerinde olacaktır. Uluslararası ortak politikaların geliştirilmesi ödevlerini üstlenen BM ve ilgili organları, gerek ‘sürdürülebilir kalkınma’ ve çevre koruma konularındaki çalışmalarında, gerekse doğal afetler politikasının yeniden biçimlendirilişinde risk yönetimi konusunu ön plana taşımıştır. Çevre kirlenmesi ve yıkımına yol açmayan kalkınma modellerinin geliştirilmesi ayrı bir dizi konferans ve sözleşmeler çerçevesinde (Rio, Kyoto, Millenium Bildirgeleri) yürütülmektedir. Doğal afetler konusunda ise, yaklaşık 40 yıldır geliştirilen politika uyarınca yapılan uluslararası acil durum dayanışmaları ve yardımlar umulan sonuçları doğurmamıştır. Bu performansın verimsizliği, afetlere maruz toplumların kayıplarının zamanla azaltılamaması, yeni bir politikanın geliştirilmesini kaçınılmaz kılmıştır. Yeni politika, afetler öncesinde, tehlikelerin belirlenerek risklerin azaltılması hedefini ön plana çıkarmaktadır (13).

Toplumsal ve fiziki/coğrafi bağlamda, risklerin afet öncesinde belirlenmesi ve risk azaltma yöntemlerinin geliştirilmesi konusu, planlama mesleğinin öncelikli uğraş alanı sayılmalıdır. Uluslararası ve ulusal düzeylerde uygulama yöntemlerinin yeniden belirlendiği bu dönemde, planlamanın bu alanda hangi katkılar verebileceğini göstermesi gerekmektedir. Bu açıdan, afetlere ilişkin çalışmalar kapsamında, kapsamlarına göre dört tür planlama biçiminin bulunduğu tanımlanabilir (14). Bunlardan gündemde olan, afet öncesi risk azaltma uygulamalarını hedefleyen ‘sakınım planlaması’dır (mitigation planning). Bu planlama biçiminin içeriğinin geliştirilmesi, uygulama araçlarına kavuşturulması ve kurumsal bir kimlik kazandırılması gerekmektedir. Kısaca, planlama alanının bu yönde genişletilmesi fırsatları vardır; meslek grubumuzun bu alana sahip çıkması ve eğitim programlarının yenilenmesi sağlanmalıdır.

Afet risklerinin azaltılması için hazırlanacak planlama çalışmaları, öncelikle tehlike verilerinin ve olası kayıpların belirlenmesini gerektirir. Bu, hangi düzeyde çalışılmakta olduğuna ve hangi tehlikelerin söz konusu olduğuna bağımlıdır. Örneğin, sismik tehlikelere karşı, yapı ölçeğinde mühendislik birikiminin sahip olduğu bilginin, kentsel, bölgesel, ulusal risk yönetimi konularında katkısı sınırlı kalır. Her düzeyde, o düzeye özgü risklerin ayrıca tanımlanması gerekecektir. Ancak en karmaşık risk nedensellik bağlantılarının bulunduğu ortam kent düzeyidir. Kentsel sistemler çok sayıda ‘risk sektörü’ne sahiptir; yapı stoku bunların yalnızca birini oluşturur (15). Kentsel risk azaltma çalışmaları özel bir planlama yaklaşımı ve içeriği belirlemektedir. Mekansal, sosyal, yönetsel, fiziki yönleriyle bu etkinliği sıradan imar planlamasından farklılığını vurgulamak üzere ayrı bir tanım vermek yerinde görülmelidir. Fiziki ve sosyal sistemlerin içerdiği risklerin azaltılmasını hedefleyen bu planlama etkinliği, kendine özgü içeriği nedeniyle ayrı bir tanımı hak etmektedir.

Afet tehlikelerine karşı kent düzeyinde risklere karşı önlem alma yöntemleri geliştiren yaklaşımların gözden geçirilmesi, İstanbul için geliştirilen ile birlikte altı ayrı tür bulunduğunu göstermektedir (Balamir, 2007). Afet sonrasında alınan derslere dayanarak yerleşimin daha güvenli biçimlerde yenilenmesi ya da yerini değiştirme yoluyla fiziki düzenlemelere gidilmesi çalışmalarında doğaldır ki plancılar hizmet vereceklerdir; hatta bu tür çalışmalarda yönetici konumlarda yer almalıdırlar. İkinci bir yaklaşımın makro düzeyde kayıp kestirimleri yaptığını, bu verilere dayanarak yönetsel önerilerde bulunduğu görülmektedir. Bu tür çalışmaların genellikle mühendisler tarafından, tekil yapı özelliklerine dayanılarak yapılan kestirimlere ya da HAZUS gibi kimi varsayımlar taşıyan simulasyon modellleri geliştirdikleri anlaşılır. Üçüncü bir grup çalışma, kentsel riskleri tekil yapılar ya da altyapı sistemlerinin dayanım hesaplarına bağlı görür. Burada kentsel riskler yapı stoku riskleri toplamına indirgenmiştir. İmar planlaması araçları ile yetinen kimi plancı yaklaşımlarını dördüncü bir kategori olarak düşünmek yerindedir. Bu çalışmalarda, yerel jeolojik ve morfolojik özelliklere göre tanımlanan bölgelere uygun yapılanma ve kullanım tahsisleri yapılır. Geçmiş dönem verilerine dayanılarak yüksek tehlike bölgeleri iskan dışı tutulur, ancak depolama hayvan barınaklarına izin verilebilir. Kamu yapıları ile hastane ve okul gibi ‘acil durum görevlisi’ tesisler özellikle en güvenli bölgelere atanmalıdır. Fay hatlarına komşu bantlar yapılaşmaya kapatılmalı, uzaklaşıldıkça bu koşul gevşetilmelidir. Tehlikelere maruz metropolitan şehirlerde yürütmüş oldukları çalışmalarda Columbia Üniversitesi araştırma grubu (2001, 2002), çok disiplinli bir çerçevede farklı bir planlama pratiği geliştirmektedir. Kentte bir dizi risk tanımlamakta, kayıp tahminleri geliştirmekte, bunlara dayalı çok yönlü politika önerileri yapılmaktadır. Ancak planlamayı, toplumsal katılıma yer vermeyen bir teknik çalışma olarak görmektedir. İDMP ise, risk analizleri ve sektörlere dayalı bir sakınım planlaması ile kentte tüm kesimlerin rol almasını sağlayacak bir seferberlik yaratmak hedefindedir.

İstanbul bugün karşı karşıya bulunduğu deprem tehlikesi karşısında dünyanın en riskli büyük şehridir. Ne var ki, İDMP kapsamında önerilenler hayata geçirilememiş, konu Türkiyeyi borçlandırma yoluyla finanse edilen ve Dünya Bankası’nın kendinden menkul ‘uzmanlarına’ emanet edilmiş projelere indirgenmiş bulunmaktadır. Bugün İstanbul’un deprem tehlikesine karşı ileri sürülen üç farklı yaklaşım ve ideoloji netleşmiştir:

  1. “İnsanları öldüren yapıların yıkılmasıdır; O halde yapıların güçlendirilmesi yeterli önlemdir”. Bu yaklaşım özellikle İstanbul’da yapı güçlendirme piyasasının genişlemesini uygun gören mühendislik mesleği yaklaşımıdır. Meslek çevrelerinin çabalarıyla güçlendirme çalışmalarına engelleri kaldırmak üzere bir yönetmelik hazırlanmış, kat mülkiyeti yasası düzeltilmiş bulunmaktadır (2007). Ancak büyük bölümü kaçak bir stok olan İstanbul’da bu yaklaşımın beklenen yaygın uygulamayı bulması zor olacaktır. Bu yaklaşım, kentte tek yapıdan başka bir risk bulunmadığı varsayımını yapmakta, yapı topluluklarının birlikte ele alınmasının getirebilecği ekonomileri görmezden gelmekte, kentsel çevre standartlarının iyileştirilmesi fırsatlarını boşa vermekte, kentin çirkin yapılaşma düzeninin sürdürülmesini sağlamaktadır.
  2. “Piyasa, tüm güvenlik taleplerini karşılar” görüşündeki yaklaşımlar neoliberal politikalarla bütünleşir. Güvenlik araç gereci pazarlama derdindeki piyasa girişimcileri, poliçe satışlarını artırmak peşindeki sigorta sektörü, “İstanbul’da taşınmaz değerleri artarsa güvenlik de yükselir” anlayışındaki yönetimlerin büyükşehrin genişletilmesi pahasına yeni konut siteleri (‘rezidans’lar) yapımını özendirmesi, dış sermaye çevrelerine arsa pazarlamaları, uluslararası yarışmalarla fantazi projeler üzerinden kent parçalarının düzenlenmesi işlerini planlama meslek grubundan kaçırmaları, İstanbul’un planlanması için özel kurumsal yapılanmalara başvurmaları, İstanbul’un kimi bölgelerinde rant tesisleri, depremi unutan yoğun yapılaşma önerileri ve “Manhattanlaştırma” özenmeleri, büyük tehlike karşısında piyasa sisteminin asıl çare olduğu görüşündedir.
  3. “Bütünlük taşıyan, kapsamlı ve katılımlı bir planlama ile risk azaltma yöntemlerinin eşgüdümü sağlanır”. İDMP’nin yaklaşımı olan sakınım planında, deprem tehlikesine karşı kentsel direnci artırmak üzere üç temel ilke tanımlanmaktadır:

(a) Kent toplumunun, elden geldiğince geniş kesimlerinin risk azaltma yönetimine katkıları sağlanmalıdır;
(b) Doğal tehlikeleri gözetmek yanı sıra, tüm kentsel risk sektörlerinde plan geliştirmek gereği vardır. Bunun için her sektörde ilgili taraflar belirlenerek, karşılıklı rol ve sorumlulukları tanımlanmalı, her sektörde etkinlikleri düzenleyen protokoller elde edilmeli, bunların eşgüdümü bir sakınım planı tarafından yerine getirilmelidir;
(c) Yüksek risk gösteren alanlar belirlenerek, ivedi ve ‘yoğun bakım’ amaçlı eylem planları hazırlanmalıdır. Bu çalışmalar, yerel risk yönetimi için özel veri tabanlarının hazırlanmasını, yerel katılım ve ortaklıklar geliştirmek üzere süreç modelleri geliştirilmesini, güçlü uygulamalar için yeni araç ve finans yöntemleri geliştirmeyi, yatırım programları ile sosyal projelerin bütünleştirilmesini gerektirir.

İstanbul’da bugün kimi ilçeler düzeyinde, büyük bütçelerle deprem tehlikesine karşı önlem alma çalışmaları sürdürülmektedir. Ancak bu çalışmalarda plancı yaklaşımların egemen olduğunu ileri sürmek olanaksız kalmaktadır. Tekil yapı güvenliği arama endişesi ile yapılar mühendislik ekiplerince taranmakta ancak elde edilen verilerin sonuçları belirsiz kalmakta, ya da bir uygulama politikası geliştirilmesi hedefine erişilememektedir. Oysa Zeytinburnu örneğinde de gösterilebildiği gibi, yerel toplulukların ortaklıklar kurma yoluyla katılacakları toplu yenileme yöntemleri, gerek bireyler açısından, gerekse kent ölçeğinde çevre niteliklerinin geliştirilmesi ve ekonomiler sağlanması açılarında üstün bir alternatif oluşturmaktadır (16). Plancıların bu ortamda çok yönlü beceriler göstermeleri, çevre ve toplum güvenliğini yükseltecek yeni önlemler geliştirmeleri, bu çalışmaların yerel topluluklarla birlikte yürütülmesinin sağlanmasında proaktif roller üstlenmeleri, kentsel risklerin yapı birimlerinin yıkılma olasılıklarından ibaret olmadığını örneklemeleri, yapı toplulukları ve çevrelerinin hangi riskler içerdiklerini göstermeleri, yer bilimcileri ve toplum bilimcilerle ayrı işbirlikleri geliştirmeleri, yeni uygulama araçları tanımlamaları gerekmektedir. Özellikle yerel toplulukların tehlike karşısında yapılandırılması ve ortaklıklar geliştirmelerinin, yönetimlerin benimsemiş olduğu neoliberal politikaların bertaraf edilmesinde plancılar açısından büyük değer taşıdığı düşünülmelidir. Bu çalışma alanında daha fazla plancının rol alması, bu alanın kurumsal düzeyde bir planlama konusu olduğuna meşruiyet kazandırılması, planlama yetki alanının genişletilmesi yolunda mevzuatta gereken değişikliklerin yapılmasının sağlanması, tüm meslek grubumuzun sahip çıkması gereken bir stratejidir. Bu strateji, meslek odamızca üstlenilecek bir fırsat ve ödev olarak durmaktadır.

Notlar

1. İlginçtir, sanayi devriminde de dokuma tezgahlarında fiziki programlama yöntemlerinin geliştirilmesi üretimin otomasyonu ve hızlandırılmasında rol oynamamış mıydı?

2. Piyasaların genişletilmesi ve yeni piyasalar oluşturulması başlıbaşına ‘yaratıcı’ bir çabadır. Bu gelişmeler, bir yönüyle doğrudan elektronik devrimin nesnel sonucudur. Tüketimin büyük çapta örgütlenmesi ve hızlandırılması, elektronik kasaların, bar-kodların, hiper-marketlerin kurulması, ileri ve geri piyasaların eşgüdümü, aşırı tüketim ve üretimin kamçılanması, tüketici kartları, tüketim kredileri ve borçlandırma, reklamlar ve medya, sistemin birbirini tamamlayan ögeleridir. Yeni piyasalar oluşturma ise, genellikle özelleştirmeler sonucu kimi hizmetlerin kamu elinden çıkarılmasına dayanmaktadır. Yeni hizmet biçimleri ve kaynakların yaratılması, kimi kaynakların menkulleştirilmesi gibi yöntemler de yeni piyasaların oluşturulmasında rol oynamaktadır.

3. Ekonomik etkinlik yarattığı ileri sürülen özelleştirmeler verimli kamu işletmeleri, altyapı, iletişim, elektrik üretimi ve dağıtımı, akarsular dahil doğal kaynaklar işletilmesi, bankalar, kamu kurumları, konut stoku, sağlık, eğitim, cezaevleri işletmeciliği, güvenlik hizmetleri, faydalı buluş, patent, akreditasyon ve fikir hakları gibi çok sayıda alanda gerçekleştirilmektedir. Bu eğilimin, özel mülkiyetin genişletilmesi ve yeni piyasalar oluşturulması yanı sıra, işsizliğin artması, işgücü örgütlülüğü ve güvenliğinin daraltılması etkileri olduğu gösterilmektedir (Harvey, 2007). En değerli taşınmazlar, akara sahip altyapı, doğal ve kültürel varlıklar, vb özelleştirilip uluslararası sermaye eline geçiyorsa, mülksüzleşiyorsak, planlayacak neyimiz kalıyor?

4. Denetim işlevlerinin erozyona uğraması, bir yandan girişimcilerin yatırım kararları için özgürlükler kazandırmakta, diğer yandan yüksek tehlike ve risklerin yoğunlaştığı bir yaşam ortamının genişlemesine yol açmaktadır. Her ikisinin de sonuçta sigorta piyasalarının yaygınlaşması için elverişli koşullar yarattığı ileri sürülebilir. Denetimin en genel ortamı olan medya özgürlüğü ise tam bir aldatma ve yapay toplum yönlendirme aracına dönüşür. Bu yalnızca tüketim alışkanlıklarının kalıplara sokulmasını değil, bilgilenme ve siyasi yargılar oluşturma süreçlerinde de daha etkili bir rol geliştirmektedir. Bu nedenle kendi içinde bir kaynak ve bir yeni piyasa olarak değerlendirilir. Özelleştirmelere, uluslararası sermayeye açılır. Bu büyük birimlerle ya da küçük lokmalara ayrılarak (kimi dizilerin sponsorluğu, hava durumu raporlarının firmalarca desteklenmesi, spor haberlerinin hazırlanması gibi) gerçekleştirilebilir.

5. Nüfus artışları ve büyümelere karşın, Türkiye’de yerleşme planları yapımının içerik ve sayıca aynı orantıda yükseldiği söylenemez. Yakın dönemde gözlenen planlama girişimlerinin çoğunun yerel plan değişiklikleri ve tekil yatırım kararlarından kaynaklandığı görülecektir.

6. Bunun günümüzde aldığı biçimlerden birkaçını sıralamak gerekirse: uluslararası taşınmaz firmaları, büyük tüketim mağazaları zincirleri, uluslararası piyasalara konut ve taşınmaz satış ve üretim etkinlikleri, ya da uluslararası şirket/kurumların (genellikle Türkiye’yi borçlandırma yöntemleriyle) yürütmekte oldukları projeler kapsamında üstlenilen planlama etkinlikleri tanımlanabilir.

7. Günümüz Türkiye’sinde bu tür plan hazırlama süreçlerine ilişkin çok sayıda örnek göstermek olanaklıdır: İstanbul’da Arap sermayesine önceden yapılan sözleşmelerle İETT arazisinde yoğunluk ve kullanım değişiklikleri (Balamir, 2006), İstanbul Hilton bölgesinde tasarlanan satış ve ayrıcalıklı hak tahsisleri, siyanür kullanan altın arama girişimleri, baraj kurma amacıyla antik ve tarihi değerlerin gözden çıkarılması, Antalya’da golf turizmi amaçlı yatırımlar uğruna ormanların yok edilmesi, olağan planlama süreç ve yöntemlerinin aşılarak tekil ve ayrıcalıklı haklar verilmesi, noktasal imar düzenlemeleri, su toplama havzalarında yapılaşmalara göz yumulması, saydam olmayan yöntemlerle büyük ölçekli rant transferleri, gibi girişimler yerel yönetimlerin neredeyse başlıca etkinlik konularıdır.

8. Türkiye’de de son yıllarda gerçekleştirilen uluslararası anlaşmalar, tahkim, gümrük, ticaret, bankalar, borsalar, finans, özelleştirme, ulusal-uluslararası sermaye ortaklıkları, yönetim sistemi değişiklikleri, medya düzenlemeleri, vb konulardaki yasal düzenlemelerin hepsi neoliberal koşulların yerleşmesini hedeflemektedirler. Türkiye’de 2002 sonrasında yapılan düzenlemelerin sayısal olarak %10 kadarının doğrudan fiziki yatırımlar ve planlama alanında getirilen düzenlemeler olduğunu belirleyen Balaban (2008) çalışması, bu yasaların uluslararası sermaye için kolaylaştırıcı, planlı denetimi zayıflatan teknik karar yetkilerinin bile plancılara değil, siyasetçilere aktaran nitelikte olduğunu örneklemekte başvurulabilecek bir envanterdir. Bu veri ile neoliberal politikanın Türkiye’de adım adım nasıl somutlaştığını izlemek olanaklıdır.

9. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi (5197, 5215, 5216, 5227, 5272, 5302 sayılı, 2004/2005) yasalarla sağlanmıştır. Bakanlıklar ve yerel yönetimler arasında yetkilerin coğrafi temelde parçalanması, tutarlı planların uygulanmasını olanaksız kılmakta, planlamanın yararı ve etkinliği konularında güvensizlikler doğmaktadır. Bu yönde turizm yatırımları çok sayıda örnek yaratır. Kültür ve Turizm Bakanlığı yerel yönetimlerin planlarının üstünde kararlar alırken yeterli eşgüdüm sağlanamamaktadır. İstanbul Zeytinburnu kıyı bandında Bakanlıkça bir büyük kruvaziyer limanı yatırımına izin verilirken, bu konuda bir araştırma yaptırmaya gerek görülmez; yerel belediye ile ortaklıklar, Büyükşehir Belediyesi (olması gereken) ulaşım ve turizm ana planları ile eşgüdümü aranmaz; yalnızca engel hükümler değiştirilir (4971 sayılı yasa, 2003).

10. Belirli bir projeye ya da yere özgü yasa düzenleme geleneği bulunmayan Türkiye’de 5104/5481 sayılı Kuzey Ankara Girişi Kentsel Dönüşüm Projesi Kanunu (2004, 2006), planlama yöntemi ve yaptırım gücünün geliştirilmesi gibi bir hedef taşımaktan çok, doğrudan yönetime çalışma kolaylıkları sağlamak amacındadır. Planlama yetkilerinin yatırımların önünde bir engel oluşturduğu anlayışı ile bunların aşılması hedeflenir (4864, 2003; 4916, 2003; 5228, 2004; 5319/5335, 2005 sayılı yasalar). Özelleştirme ve ihale işlerinin kolaylaştırılması ve planlama engellerine takılmaması için çıkarılan yasalar (5625, 2007), ayrıca özelleştirme idaresine kendi planlarını hazırlayıp onama yetkileri sağlanmıştır (5398, 2005). Dönüşüm Kanun Tasarısı’nda, bu özel plan hazırlama hizmetlerinin ancak plancılar tarafından verilebileceği hükmü yer almaz. Bu yetki gizil olarak doğrudan yönetimlere tanınmıştır. Uygulamalarda, noktasal plan değişiklikleri, kamu mallarının ‘şaibeli’ kullanımı ve devri (5018 ve 5027 sayılı yasalar, 2003; 5229 ve 5234 sayılı yasalar-Haydarpaşa, 2004; ), tahsisler ve yap-işlet hakları verilmesi işlemleri kamu yararı gözetilerek değil, yatırımcıların, siyasi yandaşların, ya da TOKİ gibi ayrıcalıklar sağlanan birimlerin çıkarları doğrultusundadır (4833, 4969, 5273 sayılı yasalar). Kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde yerel tekeller yaratılması, (hafriyat kaldırma, otopark işletme, ulaşım hizmetlerinin özelleştirilmesi gibi konularda) mafyalaşma, belediye şirketleri tarafından yürütülen usulsüzlükler, yaratılan ‘rantın kirli dolanımı’ ve yönetimlere yapılan bağışlar, yasadışı sermayenin imar işlerinde aklanması girişimleri, medyanın tekelleştirilmesi ile birlikte, hukukun ve kamu bilgisinin dışında kalan bir başka karanlık gerçekliğin yaygınlaşmasını sağlamaktadır. Batı neoliberal uygulamalarında ise, (hiç değilse görüntüde) toplum katılımı ile yeni denetim mekanizmaları geliştirilmektedir. Bağımsız/gönüllü denetçiler, işletme-bakım-performans ölçütleri, tarafsız medya, çok yönlü denetim işlevlerinin (audit society) yürütülmesini olanaklı kılmaktadır.

11. Sermaye birikimini hızlandırma hedefi, doğal çevrenin gözden çıkarılması sonucunu da getirir. Bu durum, Türkiye’de doğanın korunması değil, bu varlıkların sermaye tarafından yağmalanmasını kolaylaştıran bir dizi yasa ve değişikliklerle sağlanmaktadır: ormanlar (4841, 4965, 4999, 2003; 5192, 2004 sayılı yasalar), meralar (5178, 2004; 5334, 2005; 5635, 2007), kıyılar (3621, yönetmelik 2004; 5398, 2005), tarım alanları (5403, 2005; 5578, 2007), çevre (5491, 2006), madenler (5177, 2004), ayrıca su havzaları, kirlilik ve sanayi artıklarının kaçak atıkları, kentsel çıktıların bilim dışı yönetimi, vb konularda yeterli koruyucu önlemler alınmaması, Türkiye’yi geri dönülmez koşullara götürmektedir. Kamu altyapısı ve donatıları da bu yağma kültüründen kurtulmuş değildir. Arsası değer kazanmış okulların özelleştirilmesi (4967 sayılı yasa, 2003), uzun dönemli tahsisler, konut finansmanına ilişkin ‘mortgage’ yasası (5582, 2007) vb sistemi tamamlayan adımlardır.

12. Beck’in (1992) açıklamalarına dayalı bir karşılaştırmalı tartışma özeti aşağıdaki gibi yapılabilir. Bu liste, Beck’in yoğun anlatımı içinden seçmelerle daha da uzatılabilir.

13. Uluslararası afetler politikasındaki değişiklikler, Yokohama Konferansı (1994) ve Kobe Konferansı (2005) tanımlanmış, 2000 yılında BM başlıca amacı her düzeyde risk azaltma olan bir yeni organ oluşturmuştur (ISDR). Bu kuruluş 2005-2015 yıllarını kapsayan ‘Hyogo Eylem Çerçevesi’ni yürütmektedir (Balamir, 2007). Uluslararası afet ve risk politikalarını yönlendiren başlıca adımlar:
1. BM Genel Kurul kararları (1976 yılından bu yana) www.un.org/Depts/dhl/resguide/gares1.htm
2. BM ‘Doğal Afet Etkilerini Azaltma Uluslararası Onyılı’ (IDNDR, 1990-2000) www.unisdr.org/
3. ‘Yokohama Stratejisi ve Güvenli bir Dünya için Eylem Planı’ (1994) www.undp.org/bcpr/yokohamastrategy.pdf
4. Millenyum Bildirgesi (2000) ‘Sürdürülebilir Kalkınma’ www.un.org/millenium/declaration/
5. UNISDR (2000-) oluşturulması www.unisdr.org
6. OECD Raporu (2003) www.oecd.org/publications
7. UNDP Raporu (2004) www.undp.org/bcpr/
8. KOBE Konferansı Kararları ile HYOGO Bildirgesi (2005) ve Eylem Çerçevesi (2005-15): Uluslar ve Topluluklarda Afetlere Direncin Yapılandırılması www.unisdr.org/hfa
9. AB (2005) ESPON önerileri www.espon.org.uk
10. UNISDR (2005) ‘Living with Risk’ Raporu www.unisdr.org
11. ISDR (2007) Risk Azaltma Küresel Platformu (2007) www.preventionweb.net/globalplatform
Yokohama Stratejisi (1994):
Strateji:
• Risklerin doğru belirlenmesi birinci önceliktir;
• Afet sonrasında yardım gereksinmelerini azaltabilmenin yolu, doğru hazırlık ve risk azaltma (sakınım) çalışmalarıdır;
• Risk azaltma (sakınım) ve hazırlık çalışmaları kalkınma politikasının ayrılmaz bir bütünüdür;
• Sakınım çalışmaları, katılım sağlandığı sürece başarılı olacaktır;
• Afetlere hedef olmaktan kurtulmanın yolu, eğitim-öğretim ve kapasite geliştirmeden geçer;
• Çevre koruma, sakınım politikası açısından bir zorunluluk olduğu gibi, her ülke kendi insan, doğal ve teknolojik kaynaklarından sorumludur.
Eyleme Geçmede Özellikle Gözetilmesi Gerekenler:
§ Risklerin giderilmesi için yeni yöntemler araştırmalıdır;
§ Düşük gelir grupları kollanmalıdır;
§ Nüfus ve altyapının yoğunluk gösterdiği büyük yerleşim alanları özellikle tehditler altındadır;
Kobe Bildirgesi ve Hyogo Eylem Çerçevesi (2005-2015)
Hedeflenenler:
• Risklerin önceden belirlenmesi ve sakınım çalışmalarına öncelik verilmesi
• “Entegre, çok-sektörlü, somut” eylemlerin zorunlu kılınması
• Sakınım etkinliğini kalkınma programları ile bütünleştirilmesi
• Sakınım Planlamasının kurumlaştırılması
• Sakınım Etkinlikleri için düzenli kaynak ayrılması
• Dirençlilik kültürünün her düzeyde yaygınlaşması
• Paydaşların belirlenerek katılımlı uygulamalar için sinerjiler oluşturulması

14. Afetlere ilişkin uygulamalar kapsamında hedefleri, kapsamları ve yöntemleri açısından farklılaşan dört ana planlama biçimi bulunduğu ileri sürülebilir :
– YARA SARMA PLANI : afet sonrasında ‘zararları gidermek’ için (reconstruction plan)
– ACİL DURUM (7269) PLANI : ‘acil duruma hazırlıklı olmak’ için (emergency preparedness plan/ ya da contingency plan)
– SAKINIM PLANI : afet öncesinde ‘riskleri azaltmak’ için (mitigation plan)
– DİRENÇLİ GELİŞİM PLANI : ‘toplumsal direnci artırmak’, gelişme dinamikleri yönlendirme ve sürdürülebilir toplumsal yapılanma için (resilience plan)
Risk azaltma, önleme, paylaşma hedeflerine yönelik planlama çalışmaları kapsamı, çalışma düzeylerine göre farklılık gösterecektir. ‘Sakınım Planlaması’ terimi, bu işlevin özel bir planlama alanı oluşturduğunu, dolayısıyla ancak bu meslek erbabı tarafından verilebilecek bir hizmet olduğunu vurgulamak üzere kullanılmaktadır.

15. Kentsel risklerin belirlenmesi ve risk azaltma yöntemlerine ilişkin kapsamlı bir çalışma, İstanbul Deprem Master Planı (İDMP, 2003) için ODTÜ-İTÜ grubu tarafından uyarlanmıştır (Balamir, 2001). Kentsel sakınım planında yer alan başlıca risk sektörleri aşağıda sıralanmıştır. Her sektörde fiziki/coğrafi/mekansal düzenlemeler ile, kaynakların ve toplumsal eşgüdümünün kurulması gereği, zengin bir planlama çalışma kapsamı belirlemektedir. Bu açıdan, planlama anlayışını basit imar uygulamalarına indirgememek gerekir.
• Üretim Kaybı Riskleri: Sanayi/ Altyapı/ İşgücü/ Girdi-Çıktı Bağlantıları
• Yapı Stoku ve Kentsel Altyapı Sistemlerinde Riskler
• Doku Riskleri: yapılaşma türü/ arsa/ yol/ otopark/ açık alan/ yoğunluk
• Makroform ve Kentsel Büyüme Eğilimlerine ilişkin Riskler
• Arazi Kullanımı Uyumsuzluk Riskleri: Alan ve Yapı ölçeklerinde uyumsuzluklar
• Özel Riskler Gösteren Alanlar: vadiler/ yamaçlar/ kıyılar/ baraj altı havzalar
• Kültür Mirası Özel Yapı ve Çevrelerde Riskler: tarihi/anıtsal yapılar ve çevreler
• Tehlikeli Kullanımlar: Yanıcı, Patlayıcı, Kimyasal, vb depo/ dolanım
• Acil Durum Görevlileri (ADG) : Hastane, İtfaiye, Okul, Haberleşme Merkezleri, vb.
• Yönetsel Yetersizlik Riskleri: Uzman Personel, Temrin-Tatbikat-Eğitim
• Dışsal Etkenler: Kaza, Sabotaj, Terörizm
• Toplumsal Edilgenlik Riskleri: katılım ve yerel örgütlenmede kısıtlar
Bu sektörlerin her birinde ilgili tarafların, risk azaltma yöntemleri üzerinde uzlaşma yoluyla protokoller geliştirmeleri ve buna bağlı yol haritasına göre alt projelerin uygulanmasına geçilmesi önerilmektedir. Bu ortamda planlama analizleri ile her sektörde yüksek riskli alan ve birimlerin hangileri olduğu ve ne tür önlemlerle risklerin azaltılabileceği gösterilmektedir. Risk sektörleri analizleri ile sakınım planlamasının gerçek bir içeriği bulunduğu konusu somutlaşmaktadır. Taşınmaz birimlerine ilişkin verilerin coğrafi bilgi sistemi ile yapılan sorgulamaları ile her sektörde yüksek, orta ve düşük düzeylerde risklerin hangi alanlarda ya da gruplarda kümelendiğini belirlemek ve bunlara ilişkin farklı uygulama önerileri geliştirmek olanaklı görülmektedir. Burada gösterilen örneklerde:
– tehlikeli madde işleyen ve depolayan birimlerin risk düzeylerinin hangi etkenlere (etki alanı yoğunlukları, erişirlik, zemin koşulları, komşu birimlerin tehlikeli olup olmadığı gibi özelliklere) bağlı olarak bir mekansal dağılım gösterdiği;
– Acil durum görevlisi tesislerin en önde geleni olan hastanelere depremde duyulacak gereksinmeleri karşılayabilir bir konumlanma ve kapasiteler bulunup bulunmadığı; yetersizlikleri karşılamada hangi önlemlere başvurmak gerekeceği;
– Açık alan yetersizliklerinin ortaya çıkarılmasında yoğunluklar, terk edilen konuttan uzaklaşmama, zarar görme potansiyeline bağlı olarak, yeterli büyüklüklerin sağlanıp sağlanmadığı gibi mekansal ve teknik analizlerin birlikte yürütülmesi; Açık alanların genişletilmesi gereğinin yoğunlaştığı bölgelerin belirlenmesi ve bir bütüncül açık alanlar sisteminin geliştirilmesi;
– Okulların risk etkenlerine (büyüklükler, komşu kullanımlar, erişirlik, zemin özellikleri, açık alan varlığı, vb) ve risk düzeylerine göre sıralanması, bu okullara ilişkin bugünden kararlar alınmasında bir rasyonel oluşturmaktadır.

16. Zeytinburnu İlçesi için ODTÜ’de hazırlamış olduğumuz (Büyükşehir Belediyesi tarafından alınan) bir irdeleme, tekil yapıların değil, toplu yenilemelerin yeterince verimli olabileceğini örneklemiştir. Büyük çoğunluğu kaçak olan bir yapı stoku ve (hisseli mülkiyete dayalı) kentsel çevrede tek yapıların güçlendirilmesi teknik ve yasal açılardan olanaksız kalırken, toplu yenileme projelerinin çok yönden katkılar getirebileceği ve bunun büyük ölçüde öz kaynaklarla gerçekleştirilebileceği gösterilmiştir. Geliştirilen yönteme göre bölgede en yoğun mevcut yapılaşmış bir alanda öneri süreç, fiziki-mekansal, finansal, sosyal, yasal ve yönetsel açılardan sınanmıştır. Araştırma iki ana koşulun sağlanmasını temel ilke olarak almıştır. Öncelikle başvurulan yöntemin, nüfusun alandan ayrılmasına ve yabancı bir nüfusun gelmesine yol açmaması, yani ‘gentrification’ süreçlerine yol açmaması hedeflenmiştir. İkinci olarak ise, söz konusu sürecin bir dış kaynağa dayanmaksızın kendi kaynaklarıyla gerçekleştirilebilmesi olanakları aranmıştır. Bununla piyasada çok yerde benzer süreçlerin tekrarlanabilmesine ilişkin göstergeler elde edilmeye çalışılmıştır. Geliştirilen yöntemin, yoğun yapılaşmanın yer aldığı bir alanda dahi aynı nüfus ve yapılaşma hacminin ferah biçimlerde yerleştirilebilmesine izin veren mekan ekonomileri elde edebileceği, taşınmaz sahipleri kadar mevcut kiracıların dahi kollandığı bir toplu yenilemenin mümkün olduğu, taşınmaz sahiplerinin oluşturacakları ortaklık adına bireysel uzun dönemli borçlanmalarla kira düzeyleri kadar geri ödemelerle bugün sahip oldukları taşınmaz değerlerini defalarca katlayan yeni değerlere kavuşabilecekleri kanıtlanabilmektedir. Belirli yoğunluklarda toplu yeni kentsel tasarımlar elde edilmesi, kentlerimizin estetik değerler kazanması için yeni bir ufuktur. Yöntem, kentsel ortaklık yönetimi, yerel yönetimde yeni aktörlerin gelişmesi gibi ayrı katkılar vaat etmektedir. Plancıların, dirençli fiziki çevrelerin oluşturulmasında (piyasada tekil yapıların güçlendirilmesi yönteminin değil), özellikle toplu yenilemenin getirebileceği ekonomileri ve yerel toplulukları yeniden örgütleme modellerinin geliştirilmesini planlama alanı içinde görmeleri, bu yaklaşımın aynı zamanda neoliberal vahşetle mücadelede kazanılacak bir cephe olarak değerlendirmeleri beklenir.

Hazırlayan: Murat Balamir

Kaynaklar

Balaban, O. (2008) Capital Accumulation Processes and Urban Development, Doktora Tezi, eki: TC Yakın Dönem Kanun ve Yönetmelikler Listesi, ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, Ankara.
Balamir, M. (2007) Afet Politikası, Risk ve Planlama, TMMOB Afet Sempozyumu 5-7.12.2007 Bildiriler Kitabı, Ankara, 31-43
Balamir, M. (2006) Afet Politikalarında Yükselen Paradigma: Sakınım; Depremler Ülkesi Türkiye’de Tutumlar ve İstanbul Tartışmaları, Cumhuriyet Bilim Teknik (yıl 20, sayı 996) 18-19, 22.
Balamir, M. (2002) Kentsel Risk Yönetimi: Depremlere Karşı Güvenli Kent Tasarımı için Yöntem ve Araçlar, Doğal Afetler: Güvenlik için Tasarlama, derleyen, E. Komut, UIA – Türkiye Mimarlar Odası, Kardelen Ofset, Ankara, 26-54.
Beck, U. (1992) Risk Society: Towards a New Modernity, Sage, London.
Bourdieu, P. (1998, Aralık) The Essence of Neoliberalism, Le Monde.
Harvey D. (2007) Neo-Liberalism as Creative Destruction, Geografiske Annaler (88B:2) 145-158.
Harvey, D. (2005) A Brief History of Neoliberalism, Oxford University Press, Oxford.
Leitner, H., Peck, J., Sheppard, E. S. (2007) Contesting Neoliberalism: Urban Frontiers, Guilford, NY.

Alıntı: http://mimdap.org/2008/02/kuresel-gelithmeler-neoliberal-politikalar-risk-toplumu-ve-planlama-alany/


(Bu içerik, Turkau'nun editöryal politikalarını, genel görüş ve ilkelerini yansıtmayabilir.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Diğer İçerikler:

Başa dön tuşu