Yeni Orta Asya ya da Ulusların İmal Edilişi (Olivier Roy) Kitap İncelemesi

Kitap: Olivier ROY, Yeni Orta Asya Ya Da Ulusların İmal Edilişi,
Çeviren: Mehmet Moralı,
Beşinci Baskı, Metis Yayıncılık, İstanbul, 2018,
ISBN: 978-975-342-256-7

Konuk Yazar: Uğur Güllü

Mihail Gorbaçov’un yaptığı reformlarla 1991 yılında aniden dağılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nden (SSCB) on dört devlet ortaya çıktı. Bu on dört devletin içerisinde ki Müslüman devletlerin diğerlerinden farkı, 1924 Anayasasıyla birlikte SSCB tarafından yaratılmış olmalarıdır. Yaratılan bu devletleri “Yeni Orta Asya Ya Da Ulusların İmal Edilişi” adlı çalışmasında ele alan Olivier Roy, çalışmanın amacını; ulusların imal edilmesi, geleneksek dayanışma gruplarının yeniden oluşturulması ve Sovyetik kadrolardan yeni milliyetçi seçkinlerin türemesini açığa çıkartmak olarak belirtmektedir (s.17).

SSCB tarafından yaratılmış bu yapay devletlerin ani bir şekilde bağımsızlıklarını ilan edip ulus-devletlere nasıl dönüştüğünü, tarihsel perspektiften ve 1990-1994 yılları arasında özellikle Özbekistan ve Tacikistan’da yaptığı saha çalışmalarında ki gözlemleriyle ele alan yazar, milliyetçilik olgusu taşımayan bir ulusun nasıl ortaya çıkabileceği sorusu üzerinden, Rusların Orta Asya’yı fethini, SSCB’nin yıkılmasını ve yeni oluşan devletlerin son durumuna kadar ki süreci derinlemesine ele almıştır.

Eser giriş bölümü hariç on bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde çalışmada cevap aranacak soru ve hipotezler, çalışmanın amacı ve yöntemini belirtilmektedir. Daha sonra haritalar ve çizelgeler verildikten sonra “Tarih ve Kimlik” adlı ilk bölümde kavramsal çerçeve ortaya konulmaktadır. Ayrıca yazar bu bölümde Orta Asya’daki toplulukları ve dilleri tarihsel perspektiften ele almaktadır. Ayrıca bu bölümde Maveraünnehir topluluklarının Sovyetleştirilmeden önce aynı kültürü paylaştıkları belirtilmektedir. “Türkileşme” alt başlığında yazar Timur’un kılıç zoruyla imparatorluk kurduğunu belirtmektedir. Burada kılıç zoruyla ifadesi dikkat çekmektedir. Bu ifade Batılı yazarların Timur’a karşı tutumunu ortaya koymaktadır.

“Rus Fethi” adlı ikinci bölümde 1865-1920 tarihleri arasında Orta Asya’nın fethi ele alınmaktadır. Rusya’nın fetih politikaları ile Avrupalı devletlerin politikalarını karşılaştırmalı olarak ele alan yazar, Rusların 16. yüzyıldan beri amacının Orta Asyalıların entegrasyonu olduğunu belirtmektedir. Orta Asyalıların Ruslara karşı neden İran’a değil de Osmanlıya dayandıkları, bazı öngörülerle açıklanmaktadır. Ancak burada Osmanlıların Orta Asyalılara bakış açısına dair bir bilgi bulunmamaktadır. “Rusya ve İslam” alt başlığında Rusların değişen ve sabit kalan İslam politikalarına değinilmektedir. Burada yine diğer Avrupalı devletlerin politikalarıyla karşılaştırma yapılmaktadır. Yazar Rusların asimilasyon politikasında her zaman iyimser olduğu tezini öne sürmektedir. Avrupalı devletler baz alınarak yapılan bu değerlendirme yerine, Türk devletleri baz alınsaydı acaba yazar aynı görüşte olabilir miydi diye sorgulamak gerekmektedir.

“İmparatorluktaki Müslümanlar Arasında Reformcu Hareketler” adlı üçüncü bölümde ilk olarak reformcu kişiler hakkında bilgiler verilmekte ve reformlara etki eden üç belirleyici özellikten bahsedilmektedir: Panislamizm, sömürge karşıtlığı ve dinsel reformculuk (s.69). Yazar burada reformcuların cedid (yeni modern) ve fundamentalizm (katı İslam) diye ikiye ayrıldıklarını ancak o dönemde bu karşıtlığın fark edilemediğini belirtmektedir. Bunun sebebi olarak her ikisinin de düşmanı (Ruslar) ve müttefikinin (Osmanlı) aynı görülmesi olduğunu açıklanmaktadır. “Panislamizm ve Pantürkizm” alt başlığında yazar bu kavramların o dönemde ne anlama geldiklerini açıklamaktadır. 1924 yılına kadar bu iki kavramın birbiriyle ilişkili olduğunu ancak Türkiye’de birinci dünya savaşıyla birbirinden ayrışmaya başladığını belirtmektedir. “Panislamizm ve Etnikleştirme Arasında” alt başlığında çarlık yönetiminin Panislamizm’e karşı izlediği politikalar ortaya konmaktadır. Yazar, Rusların neden kadimcileri destelediklerini hatta kadimcilerin yanında başka koz olarak milliyetçileri desteklediklerini ilginç örneklerle açıklamaktadır. Yazarın burada ilginç bir tespiti bulunmaktadır. Müslümanlar arasında Panislamizm’e karşı sergilenen tavrın, Tatar hegemonyasından dolayı olabileceğini belirtmektedir. Daha sonraki bölümlerde siyasal partilerden ve Sultan Galiyev’den bahsedilmektedir. Rusya Müslümanların kurdukları siyasal partiler açıklandıktan sonra iç savaş sırasında Müslümanların izledikleri politikalar açıklanmaktadır. Bolşeviklerin iç savaşı kazandıktan sonra değişen tavrını ele alan yazar, daha sonra gerçekleşen tasfiyeleri açıklamaktadır. Burada önemli bir isim olarak Sultan Galiyev ele alınmaktadır. Galiyev’in, Bolşeviklerin iktidarı ele almasını nasıl değerlendirdiği açıklayan yazar, devamında Galiyev’in Müslüman halkı birleştirmek için yaptığı faaliyetleri irdelemektedir. Burada Müslüman halk olarak kastedilenin, Türkdilli halklar olmasıyla Galiyev’in Turancı yapısına dikkat çekilmektedir. Bu bölümde son olarak “Basmacı Hareketi” ele alınmaktadır. Basmacıların ortaya çıkış sebepleri kısaca ele alındıktan sonra iç yapısı hakkında bilgiler verilmektedir. Yazarın burada bazı eski cedidler ve Enver Paşa hariç basmacıların tutucu olduğunu, bağımsızlık gibi bir amaçlarının olmadığını belirtmektedir. Yazarın burada yaptığı tespitler genelde Enver Paşa öncesine dayanmaktadır. Enver Paşa’nın harekatın başına geçmesiyle birlikte değişen durumu yazarın bilmemesi imkansızdır. Yazar, bu bölümde Basmacı Harekâtını anlatmaktan ziyade bunun günümüze etkisini ele almıştır. Tacikistan’ın güneyinde Basmacıların hatırasının hala canlı olduğunu belirten yazar, köylülerin savaştan sonra diye tanımladıkları durumun Basmacılar’ın savaşının olduğunu belirtmektedir. 1992 yılında Tacikistan’da gerçekleşen iç savaşın, Basmacılar zamanında gerçekleşen bazı ayrılıklardan dolayı karşıt grupların intikam ve misillemesi olarak görmektedir. Örneklerle bu tezine dayanak sunulmaktadır. Kısaca iç savaşın İslamcılar’la komünistleri değil, bölgeci grupları karşı karşıya getirdiği anlatılmaktadır.  Fahri Türk’te “Güneşin Ayaklarındaki Ülke Tacikistan” adlı eserinde iç savaş için klanların savaşı tespitini yapmaktadır. Hatta bazı seçkinlerin bunu bir iç savaş olarak görmediğini belirtmektedir.[1] Yazarın bu bölümde Enver Paşa hakkında ki görüşleri de dikkat çekmektedir. Enver Paşa’nın şehit edildiği Kulyab Vadisiyle ilgili bilgi verirken, Enver Paşa’nın Atatürk tarafından kenara itildiğini sonra Bolşeviklere katıldığını daha sonra Basmacılara katılarak burada öldürüldüğünü belirtmektedir (s.84). Yazarın kişisel görüşleri dahilinde yaptığı bu açıklamanın çalışmanın içeriği ile ilgisi olmamakla birlikte gerçekliği de bulunmamaktadır. Daha sonraki bölümlerde göreceğimiz şekilde yazarın Ermeni yanlısı tutumu, Enver Paşa’ya karşı takındığı bu tavrın anlaşılmasını sağlayacaktır.

“Orta Asya’nın Sovyetleştirilmesi” adını taşıyan dördüncü kısım, çalışmanın en geniş bölümünü içermektedir. Ekim devrimi olarak adlandırılan ve Bolşevikleri iktidara getiren olaylara, Müslümanların bakışını ele alan yazar daha sonra komünistlerin Müslümanlara bakışını açıklamaktadır. Devamında Çarlık Rusya ve Sovyetlerin, Müslümanlar üzerine uyguladıkları politikaları karşılaştırarak açıklayan yazar, verdiği örneklerle bu politikalardaki sürekliliği gözler önüne sermektedir. Etnisitelerin icat edilmesinde Rus ve Sovyet dönemine değinilmektedir. Burada ilk amacın dinsel ve kültürel dayanışmayı parçalamak olduğu ve yeni kimliklerin nasıl yaratıldığı anlatılmaktadır. İdari bölümleme kısmında Tatarların oynadıkları rol ilginç örneklerle anlatılmaktadır. “Sovyetleştirme ve Bölgesel Bölümleme” adlı alt başlıkta ilk olarak 1917-1924 arasındaki Sovyetlerin politikalarından bahsedilmektedir. Daha sonra 1924-36 arasındaki ulusal bölünmeyi ele alan yazar, bugün bağımsızlıklarını kazanan devletlerin ortaya çıkışını detaylı bir şekilde ele almaktadır. Yazar dünya üzerinde başka hiçbir milletin bu şekilde sömürülmediğini, yeni yaratılan milletlerin her şeylerinin (dil, tarih, vb.) yeniden yaratıldığını ayrıntılı bir şekilde açıklamaktadır. “Milliyetler Politikası” adlı bölümde bu politikaların anlamını ve etkilerini ele alan yazar, bu politikanın unsurlarını açıklamaktadır. Bu unsurların günümüz milliyetçi devletlerin oluşuma etkisi değerlendirildikten sonra toprakları uluslara ayırmak için gerçekleştirilen faaliyetler ele alınmaktadır. Yazarın tam olarak belirttiği şey, Rusların Orta Asya’da Türkistan ya da Turan fikrini yok etmek olduğudur. Rusların yeni yarattıkları devletlerin zayıf kalıp, Moskova’ya muhtaç olmaları için uyguladıkları politikalar detaylı bir şekilde ele alınmaktadır. Yazara göre sınırların belirlenmesinde ve küçük azınlıkların eritilmesinde ki amaç cumhuriyetleri homojen bir yapıya sokmak içindir. Tabi Rusların uyguladıkları politikaların her zaman birden fazla amacı bulunmaktadır. Kısaca Ruslar Orta Asya’da böl, parçala, yönet taktiğini uygulamışlardır. Bu bölünmenin kabul edilmesini ya da reformlara taraf olanların ele alındığı bölümde ilginç örnekler verilmektedir. Orta Asya entelektüellerinin takındığı tavrı bazı öngörülülerle açıklayan yazar, bu entelektüellerin dillerini ve uluslarını Ruslara değil komşu devletlere karşı savunmalarını, Rusların büyük zaferi olarak görmektedir. Halkında direniş göstermediğini belirten yazar bunun sebeplerini kısa bir şekilde açıklamaktadır. Bu başlığın son kısmında dil siyaseti ele alınmaktadır. Sovyet dilbilimcilerin çalışmalarının ele alındığı bu bölümde sadece yeni bir dil yaratılmadığı aynı zamanda yaratılan diller arasında iletişimin zorlaştırıldığı detaylı bir şekilde açıklanmaktadır. Sadece dillerin değil alfabelerin değiştirilmesinin de ele alındığı bu bölümde, Rusların bunu yapmasındaki amaçları açıklanmaktadır. Buna örnek olarak geçmişleri ile bağlarını kesmek gösterilebilir. Rusların bu ulusal kültürü içi boş bir şekilde yarattığına değinen yazar, kendini geliştirmek isteyen bir kişinin Rus kültürünü benimsemek zorunda kaldığına dikkat çekmektedir. “Sovyet Döneminin Toplumsal ve Demografik Evrimleri” alt başlığında yazar Sovyetleştirmelerin Orta Asya toplumunun derinliklerine ne kadar nüfuz edebildiği soruna cevap aramaktadır. İlk olarak geleneksel toplumun uğradığı saldırılar ele alınmaktadır. Geleneksel adetlere karşı kadının toplum içinde daha fazla yer almasını ve geleneklerin yok edilmeye çalışılması örneklerle açıklanmaktadır. Yazar, Türkiye ile benzer uygulamalar yapıldığına dikkat çekerek bunun sosyalizmle alakalı olmadığını dile getirmektedir. Yazarın bu bölümde ilginç bir çıkarımı bulunmaktadır. Rusların politikalarına ses çıkarılmadığı hatta vurdumduymaz davranıldığını dile getirmektedir. Geleneksel yaşam tarzlarının ele alındığı bölümde, Orta Asyalıların yaşam tarzlarını koruduğu anlaşılmaktadır. Yazar bunu çeşitli örneklerle açıklamaktadır. Gençlerin ahlaki özelliklerine dikkat çekilen bu bölümde, Fahri Türk’ün yakın zamanda yapmış olduğu “Güneşin Ayaklarındaki Ülke Tacikistan”[2] adlı çalışmasından, Orta Asyalı gençlerin hala eski değerlere sahip çıktığı anlaşılmaktadır. Yazar burada seçkinlerin çifte kültürü benimsediğini, bulundukları ortamlara göre hareket ettiklerini belirtmektedir. Bu bölümde son olarak demografi ve toplumu ele alan yazar, geç Sovyet dönemi olarak adlandırılan 1959-89 yılları arasındaki gelişmeleri ele almıştır. Nüfuz durumlarının anlatıldığı bu bölümde zamanla yeni yaratılan devletlerde oluşan homojen yapının Rusların elindeki bir kozu yok ettiğine değinilmiştir. Bu koz azınlıkların kullanılmasıdır.

Beşinci bölüm “Sovyet Döneminde Dayanışma Gruplarının Yeniden Oluşması” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde ilk olarak geleneksek seçkinlerin ortadan kaldırılmasından sonra yeni dayanışma gruplarının, Sovyet sistemi içinde nasıl ortaya çıktığı aktarılmaktadır. Rusların kolektivizasyon politikalarının etkilerinin detaylıca anlatıldığı bu bölümde, kolhozların oluşmasını ve dayanışma gruplarının bu kolhozlarda nasıl şekillendikleri detaylı bir şekilde ele alınmaktadır. Kolhozların zamanla özerk bir cemaate dönüştüğünü belirten yazar, bunun sebebinin devletin kırsal kesimde yönetiminin zayıf olmasına bağlamaktadır. Bu cemaatlerin yapısının zamanla sosyo-ekonomik bir yapıya dönüşmesini ve kolhozların işleyiş biçimi çeşitli örneklerle aktarılmaktadır. Daha sonra kolhoz kadrolarını ele alan yazar, başkanların görevleri hakkında detaylı bilgi vermektedir. Orta Asya ve Rusya kolhoz başkanları arasındaki farklar da bu kısımda irdelenmektedir. Yazarın kolhoz savaşlarını ele aldığı bölümde Tacikistan iç savaşı örneği üzerinden bilgi verilmektedir. Tacikistan iç savaşındaki kolhozların rolüne değinilmektedir. Yazarın burada önemli bir tespiti de yer değiştirilen topluluklar arasında rekabetin artmasıdır. Yazar, bu bölümün son kısmında dayanışma gruplarının siyasal ağlarını ele alarak, bölgeciliğin iktidar mücadelesinde ki rolünü detaylıca ele almaktadır.

“Sovyet Döneminde Siyasal Hizipçilik ve Ulusların Olumlanması” adlı altıncı bölümde, ilk başta Sovyetlerin ilk zamanlarda yaşadığı sorunlar ele alınmaktadır. 1937 tasfiyesine kadar görev almış kadrolar hakkında bilgi verilen bu bölümde, tasfiyelerin amacı detaylı bir şekilde açıklanmaktadır. Yeni siyasal seçkinlerin ortaya çıkışını da detaylı bir şekilde ele alan yazar, Rusların bu durumda oynadıkları role değinmektedir. Milliyetçiliğin doğuşunun sebeplerini de inceleyen yazar, bunun sebebi olarak merkezi iktidarın vesayetinden oluşan tehdit olarak görmektedir. “Bölgeci Hizipler ve Devlet Aygıtı” alt başlığında cumhuriyetlerdeki iktidarın oluşması ele alınmaktadır. Burada üç makam öne çıkmaktadır; komünist parti birinci sekreterliği, Yüksek Sovyet başkanlığı ve bakanlar konseyi başkanlığıdır. İktidar dengesinin bu üç makamın aşiretlere göre dağılımının belirlediği açıklanmaktadır. Daha sonra yazarın saha çalışmaları yaptığı Özbekistan ve Tacikistan iktidar mücadeleleri ve iktidarı ele alan gruplar detaylı bir şekilde incelenmektedir. Diğer cumhuriyetler hakkında da bilgi verilmektedir. “Bir Devlet Yapısının Gerçeklik Etkisi” adlı bu bölümün son alt başlığında, Sovyetlerin 1924 yılında yarattığı yapay devletlerin nasıl farklı ulus kimliklerine büründürüldüğü ve gerçeklik kazandırıldığı ortaya konmaktadır. Yazar burada devletlerin ulusal kimliklerini gerçeğe dönüştürmek için geçmiş dönemlerde o topraklarda yaşayan önemli kişilerin, devletler tarafından nasıl sahiplenildiğini örneklerle ortaya koymaktadır. Burada bir başka önemli noktaya değinilmektedir, biçim ve içerik konusuna. Rusların ulusal biçim sosyalist içerik anlayışının Orta Asya insanlarında sadece biçimi yarattığı, içeriğin oluşmadığını ve ulusal biçimin evrimi anlatılmaktadır.  Taciklere özel değinilen bu bölümde onlarda yaşanan ikilem ele alınmaktadır.

“Milliyetçilikten Bağımsızlığa” adlı yedinci bölümde, 1991 yılında gerçekleşen bağımsızlıklara uygun ortamın hazırlanışını 1983-87 arasındaki krizlerle açıklamaktadır. Moskova’nın baskılarına karşı cumhuriyetlerin tepkileri ve siyasi liderlerin değerlendirmelerine yer verilmiştir. Siyasi sorunların yanında ekolojik sorunlara da değinen yazar, Orta Asyalı devletlerin ulus bilinciyle hareket ettiğini örneklerle ortaya koymuştur. Orta Asyalı devletlerin ilk başta bağımsızlık istemediğini, sadece Rusların çıkarına olan Sovyet sistemine karşı çıktılarını belirtilmektedir. “Bağımsızlık ilanları ve iktidar mücadeleleri” alt başlığında devletlerin bağımsızlık ilanları ele alınmaktadır. Muhalefet partilerinin de yer aldığı bu bölümde liderlerinin tutumları irdelenmektedir. Yazar burada milliyetçiliğin bir ideolojiden çok habitus olduğunu belirtmektedir. Daha sonra devletlerin (Özbekistan-Kazakistan-Türkmenistan-Kırgızistan- Azerbaycan-Tacikistan) iktidar mücadeleleri ayrı başlıklarda detaylı bir şekilde ele alınmaktadır. Azerbaycan bölümünde bir yer dikkat çekmektedir. Yazar, Azeri sığınmacıların Sumgayıt’ta Ermenilere kıyım yaptığını ve şiddeti başlattıklarını ifade etmektedir. Akabinde Ermenilerin Hocalı ’da zafer kazandıklarını belirtmesi dikkat çekmektedir. Ermenilerin 26 Şubat 1992 tarihinde Hocalı’ da yaptıkları katliamı zafer olarak nitelendirmesi yazarın bakış açısını ifade etmektedir. Yazarın Ermenilere karşı bu tutumu Enver Paşa için söylediği asılsız ifadeleri de açıklamaktadır. Bu bölümde son olarak kimliklerin oluşmasında istisna olarak Tacikistan’ı ele alınmaktadır. İktidar mücadelelerinden bahsedildikten sonra iç savaşın ortaya çıkış nedenleri ve gelişimi detaylı bir şekilde ele alınmaktadır.

“İslam” başlığıyla ele alınan sekizinci bölümde Orta Asyalıların İslam anlayışı ve tarikatlar ele alınmaktadır. Orta Asya’nın yetiştirmiş olduğu değerli insan Kadı Ekber Turacanzade hakkında bilgiler verilmektedir. Geleneksel İslam’ın ele alındığı kısımda Sünni-Fars geleneğinin gelişimi ele alındıktan sonra Sovyet döneminde Orta Asyalı ulemaların uğradıkları baskılara rağmen eğitimlerine nasıl devam ettikleri açıklanmaktadır. “Sufi Tarikatlar” alt başlığında, Orta Asya’da ortaya çıkan iki büyük tarikat (Nakşibendilik ve Yesevilik) hakkında bilgi verilmektedir. Tarikatların hangi kesimleri etkisi altına aldığı açıklanmaktadır. Yazar burada Sufi bağlılıkların siyasal bağlılıklara karşılık gelmediğini yakın zamandan örneklerle doğrulamaktadır. “Resmi İslam” alt başlığında Sovyetlerin kapattıkları camiler hakkında istatiksel bilgiler verilmektedir. Orta Asya müftülüklerinin yer aldığı bu bölümde bazı dönemlerde yurtdışına gönderilen öğrenciler ve onların görüşleri hakkında bilgiler verilmektedir. Yazar burada Müftülüklerin Moskova’nın isteği doğrultusunda büyük uluslararası konferanslar düzenleme oyununa katıldıklarını belirtmiştir (s. 207). Yazarın burada atladığı durum bunun istekten çok zorlama olmasıdır. “Paralel İslam” alt başlığında yerel mollaların faaliyetleri ve çektikleri sıkıntılar ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır. “İslam’ın Radikalleşmesi” başlığında Tacikistan İslami Hareketinin başına geçen karizmatik lider Seyyid Abdullah Nuri ve onun hocası Kari Muhammed Rüstemov Hindistani hakkında bilgiler verilmektedir.  Abdullah Nuri’nin siyasi görüşleri ve etkisinde de bahsedilmektedir. Akabinde İslami Yeniden Doğuş Partisinin kuruluşu ve amacı aktarılmaktadır. İYDP’nin Cedidlerin uyguladığı programı benimsemesi etki alanını tüm Müslümanlar üzerine genişletmektedir. Yazar, erken gelen bağımsızlıkların olumsuz etkilerini belirterek yaşanan sorunları Tacikistan örneği üzerinden açıklamaktadır. Bu bölümün son alt başlığı olan “Yeni Müftülükler ve Cemaatin Bölünmesi” kısmında yeni müftülüklerin ulusal sınırlar içinde kurulmasını ve daha eğitimsiz kişilerin başa geçirilmesi detaylı bir şekilde açıklanmaktadır. Bağımsızlıktan sonra camilerin örgütlenmeleri müftüler ve paralel din adamları arasındaki ilişkilerden bahsedilmektedir. Yazar son olarak Türkiye ve Suudi Arabistan’dan dolayı İslamcılar üzerindeki baskının azaltıldığını belirtmektedir.

“Bağımsızlıktan Milliyetçiliğe” başlığını taşıyan dokuzuncu bölümün ilk kısmında, Sovyetler döneminde yaratılan devletlerin içinde bulundukları çıkmazdan bahsedilmektedir. Azerbaycan hariç ulus geçmişi olmayan ülkelerin yeni devletleri nasıl ele aldıkları açıklanmaktadır (Bayrak, milli marş, vb.). “Geçmişin Peşinden” adlı ikinci kısımda, Orta Asyalı devletlerin 16.yy’dan 1937 tasfiyesine kadar olan zamanı yok saymaları nedenleriyle birlikte açıklanmaktadır. Ayrıca bu kısımda Sovyetler döneminde itibarsızlaştırılan kişilerin itibarlarının iade edildiği ancak bunun Tacikistan’da bölgeci hizipçilik çerçevesinde yapıldığına dikkat çekilmektedir. Devamında yeni ulus devletlerin kendilerine tarihsel meşrutiyet kazandırmaları ele alınmaktadır. Yazar burada Kazakların El Farabi’ye sahip çıktığını ama bilindiği kadarıyla Farsça konuşmaktaydı; üstelik o dönemde bu bölgede Kazak yoktu (s. 227) demektedir. Yazarın burada görmezden geldiği bir durum bulunmaktadır. Farabi’nin bulunduğu dönemde Farsça ve Arapça bilim dili olarak kullanılmaktaydı. Bu yüzden El Farabi’nin bu dilleri kullanması Türk olmadığı anlamına gelmemektedir. Sonraki kısımda dil konusunu ele alan yazar, Cumhuriyetlerin bağımsızlıktan önce ulusal dillerini ilan ettiklerine dikkat çekmektedir. Daha sonra bağımsızlıktan sonraki dil politikaları detaylıca ele alınmaktadır. Burada Azerbaycan ve Tacikistan diğerlerinden fark göstermektedir. Azerbaycan’ın neden Türkçe yerine Azerice, Tacikistan’ın Farsça yerine Tacikçeyi kullandıkları detaylı bir şekilde açıklanmaktadır. Diller arasındaki farklılıkları ele alındığı bölümde Türkiye’den uzaklaşıldığına dikkat çekmektedir. Yazar Türkiye Türkleri hariç kimsenin Pantürkist olmak istemediğini belirtmektedir. Kitabın yazıldığı dönemde geçerli olan bu görüşün günümüzde etkisini yavaş yavaş kaybettiğini görmekteyiz. Milliyetçilik ve Etnisitenin incelendiği kısımda, yeni devletlerin milliyetçiliğe bakışları ele alınmaktadır. Etnik milliyet ve yurttaşlık arasındaki fark bu kısımda irdelenmektedir. Yeni ulusal seçkinlerin yükselmesinin işlendiği kısımda Rus nüfuzundan dolayı Kazakistan üzerinde durulmaktadır. Daha sonra Kültür arayışı ve Özelleştirmelerin ayrı ayrı ele alındığı kısımlarda, Devletlerin gelenekselci yaklaşımlara dönüşü ve özelleştirmenin ele alındığı kısımda yeni devletlerin Liberalizme geçişleriyle birlikte getirdiği sorunlar ele alınmaktadır.

Çalışmanın son bölümü “Yeni Bir Jeostratejik Bağlam” başlığını taşımaktadır. İlk kısımda devletlerin dış politikaları ve uğradıkları baskılar detaylıca ele alınmaktadır. Devletlerin kendi aralarındaki ilişkilere de yer verilen bu kısımda, ilişkilerin soğuk olduğu belirtilmektedir. Daha sonra Rusya’nın ağırlığını koyduğu ülkeler irdelenmektedir (Kazakistan-Kırgızistan-Tacikistan). Akabinde Rusya’nın bağımlılığından kurtulan ülkeler (Azerbaycan-Özbekistan-Türkmenistan) ele alınmaktadır. Yazar ilerleyen zamanlarda ilk üç devletin de bağımlılıklarının azalacağı öngörüsünde bulunmaktadır. Kitabın son kısmında Panislamizm ve Pantürkizm ele alınmaktadır. Yazar, yeni devletlerin bu politikaları benimsemediği belirterek, ileriki yıllarda da böyle bir yakınlaşmanın olamayacağını belirtmektedir.

Olivier Roy’un bu eseri SSCB’nin dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan yeni Orta Asya devletlerinin, nasıl yaratıldıklarını ve ulus devletlere dönüşüm süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele almaktadır. Yazarın kütüphane, arşiv ve saha çalışmalarında elde ettiği verilerle hazırlanan bu eser, Orta Asya cumhuriyetleri hakkında bilgi sahibi olmak ve çalışma yapmak isteyen herkesin kütüphanesinde bulundurması gereken bir eserdir. Hem çeviri bir kitap olması hem de dilinin biraz ağır olmasından dolayı kitabın pek akıcı olduğu söylenemez. Ancak konunun ilgi çekiciliği ve önemi bu açığı kapatmaktadır.

Konuk Yazar: Uğur Güllü

[1] Fahri TÜRK, Güneşin Ayaklarındaki Ülke Tacikistan, Astana Yayınları, Edirne, 2017, s. 66-67

[2] Fahri TÜRK, Güneşin Ayaklarındaki Ülke Tacikistan, Astana Yayınları, Edirne, 2017, s.201

Konuk Yazarlar

Turkau konuk yazarların çalışmaları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı